Anasayfa Biyografi Eserlerim Dökümanlarım Sergilerim Galeri İletişim
Biyografi

Ustanın elindeki kil gibi, yaşadığımız olaylar, kişiler biz sanatçıları etkiliyor, renkten renge sokuyor.

     Heykel, resim, şiir, müzik, boyutuyla sanat, madde ötesi, öze yönelik bir pencere açıyor, sanatçının gönlüne onu gerçek insan olma yönünde eğitiyor. Evrenle ve içindekilerle özdeş, dost ediyor. Sanatçı eğer ressam ise renklerin diliyle evrenin sahibine övgüler anlatır ve bir bakıma onun davetçisi ve habercisi olur. Öyle bir lisan öyle bir sesleniş ki sanat gönülden fışkırıyor gene gönüller anlıyor onu. Sanatçıyı anlatan yine onun eseri. Sanatçı = Eseri.

     Mütevazi şartlarda ailesini geçindirmeye çalışan bir marangozun ilk oğluyum. 1941 şubatında kova burcunun esintisiyle, sırlara, yeniliklere ve değişime alabildiğine açık meraklı, bir yaşam tarzı sürdürecek karakterde, İstanbul Kumkapı’da doğmuşum. Babam bana ad verme hususunda kararsız kalınca, kanarya kuşumuz üzerlerinde değişik isimler yazılı kağıtlardan Erol yazılı olanı tercih etmiş. Böylece adım konulmuş.

     Kumkapı, yazmacılar sokağında ilk çocukluk yıllarımı geçirdim. Anıların hoş olanları unutulmuyor. Viyana ve Avrupa’nın diğer şehirlerinde geçirdiğim hayatımın yirmibeş senesi özlem, beklentiler, sevinçler, sükutu hayallerimin arasında, çocukluk anılarım...

     Babamın udunu alıp, içli sesiyle o günkü şarkıları terennüm etmesi beni fevkalade duygulandırır, kendimi tutamayıp ağlardım. Bendeki müzik tutkusu, daha ileriki yıllarda Hint müziği, klasik batı müziği, enstrümental dünya müziğinin birçok türünü, kapsayacaktı ve ud hint sitar’ı, keman başta olmak üzere birkaç müzik aleti çalmayı öğrenecektim. Okula yeni başlayan komşunun küçük kızının renkli boya kalemleri, (biraz utanarak) gözlerim önüne geliyor. Dört yaşında iken gizlice edindiğim bu kalemleri daha evvel elimde hiç boyalı kalemi tutmamış olmama rağmen onlara karşı yabancı değildim. Eski bir dost görmüşçesine bana yakındılar. Onlarla neler yapabileceğimi derinden hissetmiştim. Renkler, desenler benim bir ömür boyu sevgili dostum, sırdaşım olacaktı. Bu kalem macerasının ertesi günü babam hissiyatımı anlamış olacak ki, evin önünden geçen portakal arabasını durdurup portakalların sarılı olduğu ince pelür kağıtlarını çıkartıp, bir kova dolusu kağıdı satın almıştı. İlk desenlerimi halen hatırlarım. Ağzında piposu, boynunda fular, fötr şapkalı ilerde görünmek istediğim karakterde portreler. Zarif kadın figürleri çizmeye başladım. Babamın sevincini gözlerinden okuyabiliyordum. Bir hafta içinde sokağımızda tanınmıştım. Eski masallarımızda geçen padişahın üç oğlundan en küçüğü altın elmaya kolay erişir, şehzade altın elmayı atmak istese de elma bir türlü elinden ayrılmaz. Bu altın elma kişinin yaradılışındaki ayrıcalığın hediyesi, bir bakıma sanatsal özel kabiliyetinin işareti olsa gerek.

     Babamın bir marangoz atölyesi vardı. O’nu çalışırken seyreder, bazen de yardımda bulunurdum. Ceviz Ağacının cilalandıktan sonra görünen dokusundaki, insan, hayvan, manzara, büyücünün elinden çıkmışcasına, Mimari Şekiller, hayal gücümü etkiliyordu. Babam ceviz ağacının gövdesinin her yıl bir kez açıldığını ve çevresindeki görüntüleri, aynı bir fotoğraf makinası gibi içine aldığına beni inandırırdı. Şuur altım ağacın dokusundaki harikulade şekillerle öylesine beslenmiştiki, bugün dahi eserlerimin detaylarında benzer bezemeler görülür. Çok küçük yaşta babımın atelyesinde ahşap heykelcikler, gemiler, ilginç oyuncaklar icat ederdim.

     Yan sokakta Dünya’ya yabancı gibi sert bakışlı bir insan yaşardı. Hakkında bildiğim tek şey ressam olduğuydu. Hemen her uç noktada olan kişiye kendimi yakın bulduğum gibi kendime yakın bulurdum. Çocuk yaşlarda üzüntülü olduğum zaman, evin yakınındaki parkın köşesinde büyük çınarın tepesine, çaylak yuvasına yakın yerine tırmanırdım. Orada güçlü hayallere dalıp uzak ülkelere gittiğimi Gazetelerin, Kitapların hakkımda övgüler yazdığını hayal ederdim. Ağacın tepesinde kendimi unutur hür olurdum.

     Bence insanlar canlı kitaptır. Ancak onlar okunduğu zaman, onların sohbeti ile gönüllere, beyinlere atılan tohumda canlı olduğundan, yeşeriyor. Kültürde böylece genç kuşaklara aktarılıyor. Lise çağındayken genç bir subay eşiyle evimize taşındı. Canlı kitap olarak gördüğüm Emin ağabey... Her akşam utana, sıkıla (gelebilir miyim?) diye izin isterdim. Bana ilginç masallar anlatırdı. Bitmeyen masallar, uzun geceler devam etti. Mitolojiler, masallar ülkesine kaçmak isterdim. Orada kendimi evimde hissederdim. Çocukluğumdan beri gerçek dünya ile hayaller dünyası arasında yaşamayı zevk edinmiştim. Evet, masallar beni fantastik çizgimi etkilemişlerdi.

     1960’lı yıllar, oldukça zor geçti, benim için. Defalarca denemeden sonra nihayet lise eğitimimi tamamlamayı başarmıştım. O zaman (Matbaacılık) Meslek Lisesi’nin mezunlarını alan, tek okul Beşiktaş’da bulunan Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu idi. Her ne kadar Resme sevgi ve istidadım varsa da, niyetim bu okulu bitirip Yedek Subay olarak kalmaktı. Geçen yıllarda, Müzik ile Resmi seçmek arasında gidip geliyordum.

     1962’de Tatbiki Güzel Sanatlara giriş sınavını kazanmıştım. O yıl Avusturya’dan gelen misafir hoca ANTON LEHMDEN’in talebesi oldum. Wiener Schule Fantastik Realist gurubunun kurucularından olan bu değerli sanatçı ile Türkiye ilk defa Fantastik Realizm ile tanışmış oldu.

     Ben ve şimdi rahmetli olan bayan Sabiha ERENGÖNÜL bu sanata hayran olup balıklama atladık. Hocamızdan alabildiğine faydalanmaya çalışan ikimizdik. Benim Viyana’da bulunduğum senelerde Sabiha ERENGÖNÜL Türkiye’de çalışmalarını başarıyla sürdürmüş ve kendini sanat çevrelerine sevdirmiş ve tasdik görmüştü. Rahmet ilen anarım.

     Gizemli ilimlere ilgi duyanlar, hallerin, kabiliyetlerin bazı şartlarda birbirlerine sirayet edeceğini (Tetikleyeceğini) belirler. İlk sanatçıdan bu güne esen aynı heyecandır. Aynı coşkudur. Bir kemancı kemanıyla özdeş olup çalarsa, kemandan çıkan ses ustanın gönlünün sesi değil midir? Prof. Anton LEHMDEN daha sonra olağan üstü sanatçı Ernst FUCHS’u gördüğüm anki heyecanı bugün bile duyarım. Kabiliyetler arasındaki sempati, iletişim cereyanını sağlıyor. Daha açık söylemek gerekirse hoca talebede yaşıyor.

     1963 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisinde beş kişilik Wiener Schule sanatçılarının müşterek bir sergisi oldu. 60’lı 70’li yıllarda Avrupa ve Amerika’da Sanat çevresini hayli meşgul eden, hayranlık duyulan bu sanatçılar ve eserleri o zaman pek fark edilmedi. Türkiye 60’lı yıllarda bu ekole henüz hazır değildi.

     Geleneksel Akademik çalışmaları, eşya ve doğa görüntülerini resmetmek hiçbir zaman ilgimi çekmemişti. Bilmediğim, alışılmışın dışında bir şeyler bulmak, keşfetmek istiyordum. Detaylar ilgimi çekiyordu. Kristaller, Taşların dokuları, Böcek, Kelebek, Kurutulmuş bitki ve çiçek, Ağaç kabukları, Deniz ürünleri sürekli çizdiklerim arasındaydı. Elime geçirdiğim objeleri parçalayıp, dokularını incelemek benzerini yapma gayreti el becerimi geliştiriyordu. Beni heyecanlandırıyordu. Gizem, doku, detay beni ilgilendiriyordu. Bu çalışmalarımla hocam Anton LEHMDEN’in ilgisini çekmiştim.

     Gördüğüm, algıladığım her şey göz süzgecimden geçerek ornamente dönüşüyordu, organik dokular mikrokozmoz, makrokozmoza dönüşüyor. Kristaller, ormandaki ağaçlar, evler, insanlar ben çizmeye başlayınca şekil değiştiriyordu... çocukluğumda geceleri karanlıktan korkardım. Bir duvar üstündeki lekelere, bir köşeye yığılmış elbise, kumaş gibi herhangi bir nesneye bakıp odaklansam, gözlerimin önünde bir yaratığa dönüşüyordu. Neredeyse canlanırdı, önceleri beni ürküten, korkutan vizyon görüntüleri, sonraları beni oyalayan ve sanatıma istikamet veren güzel şekillere dönüşüyordu. Gene o yıllarda gökkuşağı renginde ışık huzmelerinin her yandan bana doğru yağdığını hatırlıyorum.

     Hayallerimin beni yönlendirici olduğunu keşfettim. Sanatçı kimliği şuur altından beslenir. O mitolojilerin, rüyaların, masalların, kutsal yazıların cazibesine kapılır, sembollerdeki sırrı sezer, anlamaya çalışır.

     1963’de gördüğüm bir rüya tam anlamıyla zihnimi aydınlatmıştı, sanat yolumu göstermişti.

     Rüyada, doğa dışı Mimarisi bulunan gök yüzünü keşfediyordum. Donuk değildi. Hayallerin, düşüncelerin ötesinde  çok büyük ışıldayan, parlayan, şekiller, yerler hareket ediyordu. Bütün gökyüzü olağan üstü mimarisi ile nefes alıyordu ve çok büyük bacaklara dönüşüyorlardı. Hiçbir şeye zarar vermeden gökde ters yürüyen ayaklar bütün görüntü fantastik mimari, gökte yürüyen bu heybetli ayakları gördükten sonra şaşkınlıkla, ürpererek uyanıp resme geçirmeye çalıştım. 1964-1965 yıllarında artık yolumu bulmuştum ve kalitenin teferruatta gizlendiğini anlamıştım.

     Bundan sonra rüyalarımı, gördüklerimi, duygularımı ceviz ağacı gibi algılayıp, içimde yoğurup göstermeye çalışacaktım. Fantastik Mimari birçok eserimde değişik yorumlarla kendini gösterecekti. Fantastik Realizmi muhakkak Vizyonların harekete geçirdiği bir sanat dalı olarak nitelersek, isabet etmiş oluruz. Yaradılışımın ayrıcalığı küçük yaşlarımdan beri, beni fantastik düşünmeye, yaşamaya alıştırdı ve bu tür eserler üretmemde etkili oldu.

     Bazı rüyaların gelecekten haber verdiği bilinir.

     1964 yılı İstanbul... Bir yolun başında gördüm kendimi, uzun saçlarım ve sakallarım vardı, insanlığa şefkatle, acımakla izah edemeyeceğim duygularla karışık bir haldeydim, gözlerim yaşlıydı. Ellerinde ülkelerinin bayraklarıyla geçit resmi yaparcasına ikişer, ikişer bana doğru gelen genç kızlar uzun bir sıra oluşturuyordu. Bütün dünya ülkelerinden gelmişlerdi. Ellerimi öperek, saçlarımı yüzlerine sürüyorlar saygıyla kendi ülkelerinin bayrakları ellerinde sağa doğru geçiyorlardı. Bu rüya sayesinde hayatımda bazı değişiklikler olacağını anlamıştım.

     Birkaç gün sonra Viyana’dan fantastik realizmin büyük ustası Prof. Ernst FUCHS’un mektubu geldi, içeriği şöyleydi:

     Sayın Bay DENEÇ

     Arkadaşım olan bay Prof. Anton LEHMDEN’in evinde çizimlerinizin bazılarını gördüm. Çizimlerinizden çok etkilendim. Özellikle, Wiener Schule ile olan benzerlikten ötürü mutlaka Viyana’ya gelmelisiniz. Kendi galerimde sergi açar, ücretsiz evimde kalabilirsiniz. Bu mektup bende yaşamla ilgili yeni heyecanlar uyandırmıştı. Kısa bir süre sonra üstad tarafından bana Viyana’ya gitmek üzere tren bileti ulaştırıldı. 1964 sonunda çizimlerimle dolu bir tahta bavulla Viyana’ya ulaşmıştım. O güzel şehir beyaz karlar altında daha şuh daha çekici duruyordu. Hayran olduğum bu şehir beni uzun yıllar misafir edecekti ve eserlerimin çoğu bu şehirde alıcı bulacaktı.

     Avrupa’da saygın ve olağan üstü üne sahip Prof. Ernst FUCHS sayesinde Viyana sanat çevresini tanıdım. Beni 1965’te götürdüğü çevrelerde dahi sanatçı diye tanıtıyordu. Türkiye’de Fantastik Realizmin öncülerinden olduğumu biliyordum. Prof. Ernst FUCHS’a sizce, sanatımın değeri nedir? Diye sorduğumda bazı sanatçıların isimlerini hatırlatıp... ve sen Erol bu fantastik sanatın zirvesindeki on kişiden birisi derdi...

     Benzer bir iltifatta eski, Tatbiki Güzel Sanatlar’daki üstadım, şimdi Viyana Akademisinde Profesör olan Anton LEHMDEN’den geldi. 1997’de İstanbul’u ziyareti sırasında tekrar karşılaştığımda Erol: Biz fantastik çalışıyorduk, seninle Viyana Expresif Fantastik sanatı tanıdı, demişti. Umarım Türk sanat severleri Batılı’nın idrak, anlayışıyla eserlerimi görürlerse, paylaşmaktan zevk duyarım.

     1965 Galeri FUCHS’daki ilk Avrupa sergisinin açılış günü çok geç saatlere kadar ziyarete açık kaldı. Viyana sanat çevresi beni kabul etmişti.  Hani anlayana sinek sazmış derler ya, sergi süresince, sanat severler ellerinde lüplerle eserlerimi inceliyorlardı. Ben Akademi bitirmeden hazır ressamdım ve ünlü sanatçıların müşterek sergilerine katılıyordum. Arı petek yapmayı öğrenmek için okula mı gidiyor?

     Viyana’da devamlı ikametgah alabilmem için Akademiye kayıt olmam gerekti. Viyana akademisinin ünlü ustalarından Prof. PAUSER’in özel odasına müthiş bir tekmeyle giren Prof. Ernst FUCHS, bu genç Türk senin taleben dedi. Viyana Akademisine bir tekmeyle girmiş bulundum.

     Sanatçılar arasında samimiyet artınca teklif kalkıyor. Espriler hoş karşılanıyor. Aynı Prof. PAUSER her sezon sonunda beni çağırtıp Akademi’nin Maister ödülü ile hatırlardı.

     25 sene devamlı Viyana ve çevre ülkelerde eserlerinin satışıyla yaşayan Türk sanatçısı olarak, bu ekol sanatçılarının takdirlerini alıp onlarla müşterek sergilere katılmak başarısını, kaderimin güzel bir sayfası olarak görüyorum. 1964’de suskun, duygulu manastırdan gelmiş bir öğrenci gibiydim. Doğu ile Batı’nın birleşme noktası olan İstanbul’da doğmuş, yaşamış olmaktan mutluydum. Şehri özlüyordum. Avrupa’da ise kendisini yalnız hissedenlerden biri idim.

     Zamanının en güçlü sürrealist sanatçısı olan Salvador DALİ: Kendini gerçek yaratıcının elinde bir alet olarak görür. Doğudan, Batıya yaşamış her gerçek sanatçı aynı görüşü idrak eder ve savunur. Özden gelen ilhamlar, estetik hazlar, vizyonlarla gelen görüntüleri değerlendirmek lazım. Lambanın yanması için gönül fişini, prize takmak gerek. Sanatsal yaşantıların coşkusuna dalıp mest olmak. Kendi özlemi doğrultusunda ilerlemek gerekir.

     Yaşantılar birbirine yakın olduğu gibi, sanatsal, bilimsel ve manevi kabiliyetlerde birbirine yakındır.

     Sanatçıya, daha evvel hiç düşünmediği fikir, beklemediği sanatsal malzeme (İnsprasyon) akıyor. Derinden coşup fışkıran, şaşırtan bu insprasyon deryasının, kendi fikri çabasından olmadığına inanıyorum. Ben belli yerlerin özel kabiliyetleri manyetik etkilediğine inanıyorum. Hatta yüzyıllar önce ölen kişilerin, şuur bilinçlerinin, tecrübelerinin kozmik hafızada saklandığını benzer kabiliyetteki hassas bireylerin saklı bilinçle iletişim kurabileceğine inanıyorum. Sanatçılar bir bakıma insprasyon alan özel kabiliyetler. Onlar çok hassas alıcı istasyonlardır. Müzik ve resim yapan, medyum yapıdaki çok sayıda sanatçı bu tezi destekler. 1974’de Almanya’da yayınladığım BEUGUNG INS URBILD (MALEREI UND GRAFIK) ŞUUR ALTINA EĞİLME.  adlı kitabımdan aldığım bazı anılarımı naklediyorum.

     29 Aralık 1973 Almanya’nın Nürtingen Şehrinde: Semavi Bir Senfoni... Flüt ve bilemediğim birçok enstruman eşliğinde sanki galaksilerin, senfonisini duyuyordum. Bir sisin sanki içime girdiğini hissettim. O anda rüya değildi artık. Şuurum yerindeydi, çok sevdiğim LEONARDO DA VİNCİ’nin o anda içime girdiği hissi verilmişti. Hayranlık duydum. İkimiz aynı vücudun içindeydik. Birden başımın arkasına ensemin üstüne doğru sanki güçlü bir motor sesi beynimi doldurmaktaydı. Olanlara razıydım ve memnundum. Şuurum yerine geldikten sonra bile bir müddet bu yaşantının etkisi devam ediyordu.

     Uyku sırasında bir kişiye verilen şiiri hatırlıyordum.
Yaratıcının seçtiği kadeh değerdir.
Onun doldurduğu kadeh temizdir.
İçine baktığımız ilham kaynağımızdan, menba henüz kurumadı ve daha asırlar boyu kurumayacaktır. Yeni ve devamlı değişen resimler bu kaynaktan fışkıracaktır.

     Belli frekans boyutuyla irtibat sağlayabilen sanatçılardan

     GOETHE şiir bana kendini yazdırıyor, ben şiiri değil. Ben eserlerimi uyur gezer halde yazıyorum der.

     RAFAEL Sixtini Şapelin’deki Madonna resmine başlamadan evvel ışıklar içinde gördüğünü söyler.

     MOZART VE ÇAYKOVSKY eserlerini uykuda bestelediklerini söylerler.

     KOZMİK (URBİLDER) SEMBOLLER SANAT ESERLERİNE DÖNÜŞTÜRÜLEREK GÖRÜNMEK İSTİYOR.

     Böyle eserler bilinçli yahut bilinçsizce olsun büyüleyici tesir gücü ile cezbedici, seyredende bir çok hatıralar canlandırır.

     (HATIRLAMADAN, HAYAL EDİLMEZ)

     1967 geçirdiğim bir kaza sonucu müthiş ağrılarım vardı. Dünya’daki yaşantımdan pek mutlu değildim. Bir gece kendimi fevkalade güzel manzaralı bir ortamda buldum. Cennet gibi bir ortam. Ben vardım. Adım ne idi? İşim ne idi? Cinsiyetim ne idi? Sadece ben bilinci vardı ve huzur ortamı. Başka hiçbir şey hatırlayamıyordum. Birden fark ettim, vücudum yoktu. Ölmüştüm. ALLAH’a beni geri göndermesi için, yetirence resim yapamadığımı, sanat yapmaya olan ihtiyacımı ve beklentilerim olduğunu yalvararak beni geri göndermesini niyaz ettim. Acılar içinde kıvranıyordum. Yaşama geri dönmek istiyordum. Şuurum yerinde olduğu gibi herşeyi de hatırlıyordum. Birden kendimi yatakta ölü vücuduma bakarken buldum ve vücuduma geri döndüğümü hissettim. Ölüm ve yaşam arası benzer yaşantılar 3 gün devam etti, detaya girmiyorum. Ancak sanatın kutsallığını, ne denli ciddiye aldığımı belirtmek amacıyla yukarıdaki satırları yazdım. Sanat ahlakı kişinin eserinde görülmeli. Sanata gerçek saygı duyanlar ile paylaşmak çok güzel.

     Ne yazık gerçek anlamdaki sanatı anlamaya, çok az kişi istekli. Çoğunluk dekoratif kompozisyonla yetiniyor. Sanatçı için çaba harcaması, eserler üretmesi bir mecburiyettir. Sanatçı güzel şeylerin yaratıcısıdır. Onlar kendi özlemlerini kovalar. (Güzellikler için kusur, iğrençlik aramaya kalkmak eksikliktir) der OSKAR WILDE.

     Sanatı yaşamak lazım, siz sanatı anlıyorsanız, kültür sahibi azınlıkdansınız.

     Sanata gerçekten saygı duyanlar tarafından hatırlanmak çok güzel... Bu günkü sanat makinalar sayesinde kendi özünden, kopartılmışdır. Gerçek sanat eserleri hep öndedir. Yaşar. O sebeple anlayana konuşur. İzaha ihtiyacı yoktur. İnsan bilinci belli olgunluğa erişince eser, kendini anlatır.

     Sanat ahlakı sanatçının kendi kendini aşmak için kendi ile yarış etmesini gerektirir. Ben bu yolu seçtim...

      

      

EROL DENEÇ

Resim yapan bir sufi, DOĞU’dan bize ulaşan bir ışık: Erol Deneç. Onun kişiliğinde burada tüm DOĞU’yu konuk ediyoruz. Deneç’in yapıtlarında kullandığı biçemler gizemlerle doludur; o bu gizemleri resimlerinin her karesinde mikroskop altında işlenmişçesine net ayrıntılarla, esinin ve ümitsizliğin oluşturduğu bir labirent gibi işler (buradaki ümitsizlik sanata yeterli önemi vermeyen dünyaya duyulan ümitsizliktir); ve onun kendi dünyası, ustaca kesilmiş bir kristalin yüzeylerinden dağılan ışınlar gibi bu gizemlerde belirir.

DOĞU insanın ruhu demektir, insanın kişiliğinin merkezi, insanlığın gelişimini sağlayan ışığın ortaya çıktığı yerdir ve insanın ruhsal gelişimi de bu ışığa ne denli yaklaştığına bağlıdır. Yaratıcı insan da DOĞU demektir(*) ve kültür tüm toplumlara DOĞU’dan gelmiştir. İzleyici Erol Deneç’in resimlerine baktığında bu eski mirasın izlerini, birkaç dakika içinde farkedecektir. Bunlar bizi Eskiçağ’ın filozoflarına ve tanrıyı arayan bilgelerine götüren izlerdir; insanlık, kendi görüşleriyle başbaşa, inzivaya çekilmiş bu bilge ve filozoflarla başlamıştır ve onlar insanı yeni bir göreve çağırmışlardır; bu görev ruhtaki doğaüstü gücün, ruhun uçsuz bucaksız büyüklüğünün tanınması yolundadır.

Erol Deneç suskun bir insandır, o yalnızca resimleriyle, ya da kemanıyla dile getirdiği halkının eski ezgileriyle konuşur; bu ezgilerle doğup büyüdüğü diyara sıkıca bağlanır ve kök saldığı bu yerleri bizlere de gösterir; onun bu köklerine bizler de katılırız. Sanat geriye bakmak demektir; başlangıca, geçmişe yolculuk, öze inmek demektir.

Bu başlangıcın çok uzağındaki bizler, eski ezgileri yeniden duyabilmek için sesin kaynağına koşuyoruz. Geçmişe bakmadan sanat olmayacağını biliyoruz.

Bu geçmişe bakış, “bugün”den kaçmak demektir, ve sonra “arkaya dönüp bakmamak’tır; Sodom ve Gomorra’dan kaçarken Tanrı’nın buyruğuna uymayıp, yapmaması gerekeni yapan ve arkasına dönüp bakan; arkasına dönüp baktığı anda taşlanan Hz. Lût’un karısı gibi gazaba uğramamak, aksine kurtuluşun bulunduğu mağaradaki meleğe doğru koşmaktır (Başlangıç’ta olmak için).

Birçokları derler ki insanlar yıldızlara uçuyorlar ve zannederler ki bu yeni bir şey ama bilecekler ki oradan da insanlar buraya geliyorlar.

Güneşin altında “yeni bir şey”mi var?

Güneşin üstümüze doğması ve bizim ona huzurla yönelmemiz bize yeter.

Ernst FUCHS

  Tüm Hakları Saklıdır. Erol Deneç grafikers.net